Görüyorum, kuşlar gibi çabuk çabuk çırptığım gözlerimle. Gözüme yansıyor kırılmış bardağın parlak parçaları. Çıkıyorum evden, çiçeklerin ağır kokulu vahşiliği içindeki yürüyüşü yargılıyorum saf saf. Tüm mevsimler boyunca nasıl da özledi kışı çiçekler. Kışı düşünüyorum, beyaz ve siyahın kendi düzeni, her duygu ölçülü ve bir kar tanesi kadar mükemmel. Bırakalım ahmakların başı dönsün bu çılgın baharda.
Hiçbir pırıltı inmiyor yukarıdan, iki su damlası asılı duruyor, kıvrılmış sapı üstünde komşumun gül dalının. kedi tırnaklarıyla gösteriyor ve dünya dönüyor. Ne büyüsünü çözeceğim bugün kara havalı rüyalarımın, ne de yumruğumu kaldıracağım benimle dalga geçen hayata. Ne çarpan bir yürekti benimki, ne kısık kısık sesli gürleme, ne de kulaklardaki kan. Dışarıdan geliyordu gürültü, geceyi etkilemeye çalışan, her coşkuyu canlandıran, uzaklardaki bir şamata sadece. Daha da güçlendi sesler benim gelişimle. Hayatın usanmaz, katı gerçeğinin durmadan çalışması için çırpınıp duruyordum. Hayat yeniden başlıyordu.
Dağınık saçlarımın radyal kıvrımları, içlerinde düğümlenmiş, bastırılmış, buruşmuş aşklarım, eski düşlenmesi bile zor. Bir tehlikeyle başlıyor tüm karanlık. Öyle çok ki tehlikelerin, gerçi belli etmiyorsun ama, tuhaf bir yarayla acı çekiyor senin bedenin. Ölecekmişiz gibi görünüyor. Bu nedenle giderek berraklaşıyor. Cenaze törenimize ilişkin pis dedikodulara neredeyse inanacağım. Senin ortaya çıkışın asılsız olduğunu kanıtlıyor söylentilerin. Zira benekli yüzündeki arkaik, derin çizgiler, ırmaklar gibi akıtıyor zamanı. Kafasını koruyan herhangi birinin, daha önce görmediği omuzların altına, sorulara meydan okursun. Başka bir tanrıya kafa tutarsın, kötü bir sana sürgün edilmiş gibi.
Sarhoş oldular martılar, ışığın en yeşiliyle. Ölüler gözlerini başkalarına bırakırlar.
Onarılan yerlerim kaşınıyor, yapacak bir şey yok, iyileşip yepyeni bir insan olacağım. Milim milim izledim aynamdan, onarılması zor yerleri. Bir kedim yok hala. Bırakın çürüsün ölüp gitsin orada ya da yavaş yavaş çürüsün elli yıl içinde. Uyuklayarak, sallanarak, saçlarımla oynayarak kendi kendime annelik ediyorum. Tülden bir kundakta açıyorum gözümü, bir bebek gibi pembe bir bebek kadar yumuşak. Gece boyunca düz pembe güller arasında uçuşur pervane soluğum, uyanıp kulak kabartırım, uzak bir deniz devinir kulağımda. Bir tek çığlığıyla fırlarım yatağımdan, bir inek gibi hantal.
Bir çiçek gibiyim. Ve cansız yıldızlar yutar çerçevesini pencerenin. Huzurum öyle büyük ki şaşırırsınız. Gece bir kopya kağıdı yalnızca, koyu mavi, baş döndüren döngüleriyle yıldızların. Milyonlarca gözdeliğinden ışık gönderen yıldızların, kemik beyazı bir ışık tıpkı ölüm gibi, arkasında her şeyin.
Birbiri ardından düşlerle yapış yapış. Haplara bağışık, nasıl da azaltıyor sıkıntısını uzun gecenin. Onu etkilemeyi başaran bu tatlı gezegenler, bir süre yaşamsızlıkla kutsanmış bir yaşam. Eski tanrılar gibi bitik ve şaşkın şimdi haplar. Ağlaşıp durdu gece boyu görünmeyen kediler, kıkır kıkır gülüşmelerden yapılma bir harita şimdi kent...
Yorumlar
Yorum Gönder